18 Mart 2009

hayrola

Annem yok. Ne evde. Ne sokakta. Ne de. Şehirde değil. Eve giremiyoruz. Ölmüş fare ve küf kokuyor. İçeride beyaz solucanlar var. İnsanı hasta ediyorlar. Daha önce olmuştu ya. Yataktan kalkamıyorsun. Kafan kazan gibi oluyor. İyi ama annem nerede? Eve girmeye korkuyorum. Geceyi orada geçirmek istemiyorum. Bir de Beyza var. Beyza benden küçük. Bir gün dayımlardayız. Bir gün Döndü Teyzemlerde. Bir ara evin kapısını açıp içeriye girmeyi denediğimi...
Rümeysa (nereden çıktıysa?) babasına götürüyor bizi. Babası bakkal. Yüz seksen liralık lolipop, bonibon, eti puf vesaire veriyor bize. Güya hastalığın ilacı evin temiz kalması ve bol bol şekerli yiyecekler yenilmesi. Bir masa hazırlıyor hemen. Tabağımda pembe bir lolipop var ve beyaz bir peynir dilimi. Torbam dolu. Annem ve babam geliyor o sıra. "Gördün mü anne? Temiz olmamız lazımmış. Gitme bir daha."
diyorum.
Istanbul

05 Mart 2009

45. Gün

Kimsenin ölümü, Çinli şair Li Po'nunki kadar güzel olamaz.
Li Po sandaldaydı, yeterince içmişti. Hava açıktı. Günaçığı değil de, ayaçığı bir gece.
Li Po, ayın sudaki görüntüsünü bütünüyle kucaklamak istedi. Bunun için suya sarktı.
Kollarını gepgeniş açarak daha da sarktı.
Cemal Süreya, Günler

27 Şubat 2009

babamın vertigosu

Acı acı acı. Sabahın 1’i. Bir hastanenin acil servisinin beş yataklı bir koğuşunda. Karşı yatakta kafası bantlı sol gözü şiş bir genç adam uzanmış belden yukarısı çıplak. Yanında dikilen annesi olmalı. Tekerlekli bir yatak giriyor içeriye. Yandaki boşluğu dolduruyor. Mavi giysili bir kadın hasta bakıcı beyaz perdeyi çekiyor. Tekerlekli yatak ve üzerindeki gömleğiyle orası kanlı adam gizleniyor. Hayır, bir gidip geleyim. Ama sondayı takmak zorundayız. Ama çok sıkıştım. Öyle diklenmenin ne lüzumu var, biz sizin için buradayız. Dostum izin ver gideyim. Doktor bey hasta sondayı taktırmak istemiyor, siz ne diyorsunuz? Mümkünü yok, bakın beyninizde kanama var, gidemezsiniz, bu çok… Tekerlekli bir sandalye giriyor içeriye. Üzerinde kemik yığını bir adam. Gandhi’ye benziyor. Perdenin arkasından: Ayıp olmaz mı ama? Olmaz burası hastane. Kemik yığınını yatağa yatırdılar. Doktor geldi. Bira göbekli mavi gözlü keten beyaz pantolonu var saçları kırlaşmış ama yaşı fazla yok gibi. İstirahat istirahat diyor. Kemik yığınına bu gece ilaç yazmayacakmış. Bilmiyorum neden.
Aydın

08 Şubat 2009

Kuzey Bohemia

Falk sessiz aracıyla geniş ırmağın üzerinde uçarken, yeniden ürkütücü bir sessizliğin içine girmişti.
(Ursula K. Le Guin, Yanılsamalar Kenti)

02 Şubat 2009

Edip'in arasından Penneys torbasına yazılmış bir not buldum

Dear Sena,
We have cleaned all the kitchen (fridge, owen, microwave) except for the rest of the dishes. We washed the floor so you just have to sweep up any mess you make in the kitchen. We cleaned and hoovered the living room so just hoover it again if you make a mess. We washed the floor in the bathroom also. So now all you have to do is hoover the hall and clean the bathroom and your own room. You have to put out the rubbish or else we are charged €10!!!
Don't leave anything behind!!!
It was really nice to meet you and spend some months living with you.
Good luck in the future.
Liene
Luna

31 Ocak 2009

Jan Hus, the man of truth

"I am ready to go to Constance and also to suffer for the law of Christ. For he is the king of kings and the master of masters; he has suffered for us and has left us his example that we may follow it; by his death he has destroyed our death, and has invited us to suffer without hope of profit and with humility. It is he who has said, 'Blessed are they which are persecuted for righteousness' sake; for theirs is the kingdom of Heaven.'"
"O Christ, Son of the living God, have pity on me, on us...Thou who wast born from the Virgin Mary..."

And when he started singing for the first time, at once the wind

brought flame in his face,and so saying his prayers within himself,

moving his lips and head, he breathed his last in The Lord.

Peter of Mladoňovice:

Report on Master Jan Hus

27 Ocak 2009

kum saati düşüyor kum kum

valizi açtım;
Jan Hus'un külleri döküldü.
Jablonec'in camdan çiçekleri,
Mikeš'in çizmeleri,
ocaklaşmış bir ocak ayıydı;
valizi açtım,
lapa lapa kar yağdı.
yünlü kazakları çekmeceye kaldırdım.
yıkanacakları ayırdım.
hepsi biz kokuyordu.
Demáček'i beğendim.
incikleri boncukları koydum yerlerine bir bir
hiç gitmediler gibi koydum yerlerine bir bir.
Istanbul